27 Eylül 2012 Perşembe

Okul


Bundan on, on beş yıl önce yaptığım tüm okul maketlerinde, okulun arkasına küçük bir de bahçe, bir aralık eklemeyi alışkanlık hâline getirmiştim. Ben koymasam bile siparişi verenler zorla koydururdu. “Mehmet Bey, spor binasının arkasına da ufak bir alan yerleştirsek tamamdır. Ellerinize sağlık,” diyenlere, nedenini hiç sormadım. Benim işimde affedilemez bir hata aslında. 82'de maket yapmaya başladığımdan beri maketçilerin, bir yere ufacık bir ağaç dahi kondursalar, o ağacın neden özellikle, tam da o noktaya kondurulduğunu bilmek zorunda olduklarına inandırdım kendimi. Saçmalık tabii. Kimsenin “Bu nasıl oluyor? Şu neden böyle?” diye sormadığı bir şeyin üzerine düşünüp teori üretmek, insanın dünyanın en mânâsız işini yaptığının da bir göstergesi. İçin ne kadar boşsa, o kadar prensip üretiyorsun. Bir o kadar da biat edilecek kural.
İki yıldır, doğru dürüst iş gelmiyor. Sadece bana değil, kimseye. Bir ara büyük mimarlık ofisleri kendi çalışanlarına süs havuzları yaptırırken, önemli işleri bana paslarlardı. Serbest çalışmak o dönemde iyiydi. Kallavî bir projenin maketi, sabah 08:30-17:30 çalışan birine emanet edilmek istenmezdi. Şimdilerde süs havuzları yapılmıyor. Siteler de. Parklar da. Yapılsa da, temelleri atılır atılmaz, hepsi bir gecede, göz açıp kapayınca kadar yıkılmış oluyor. Okullara pek dokunulmadı. Câmilere ve kiliselere de. Sinagoglardan haberim yok. 89-91 arası MikArt'ta beraber çalıştığımız Can, karısını, çocuğunu çoluğunu alıp Avustralya'ya taşındı. Onun da bir arkadaşı vardı. Sait. Yüzü gözü sivilceli bir adamdı. İç Mimarlar Odası'nın bir şeyiydi. O da İtalya'ya gitmiş. Biz de, burada kalanlar, tepelere yerleştik. Şimdi kaldığım yer eskiden bir askerî lojmanmış. Odamın kapısında 138 yazıyor. Kendime ait bir zilim yok. Koca blokta on beş-yirmi kişi ya varız ya yokuz. Birbirimizi de görmüyoruz. Galiba hiçbirimiz, dışarı çıkmak, bir şişe şarap alıp, komşumuzun kapısını çalmak, işlerimizden, aşklarımızdan, çocuklarımızdan bahsetmek için yeterli heyecanı duymuyoruz. Ama onlar duyuyor. Üstelik zilleri de var.
Odamın ne büyük ne küçük denebilecek iki penceresi var. İkisi de kahverengi, plastik storlarla örtülü. Sadece soldaki pencere açılıyor. Ahşap pervazında iki küçük oyuk var. Biri sigara söndürmüş. Lojmanın yakınındaki tek hayat belirtisi de tepenin aşağısındaki ilkokul.

Gırç, gırç, gırç, gırç, ciyk, gırç, gırç, gırç, gırç.”

Üstleri başları toz içinde. Gerçekten ders yapıyorlar mı emin değilim. Gün ağarır ağarmaz okulun bahçesindeki salıncaklara koşuyorlar. Tüm aile terbiyesi almış çocuklar gibi sıraya girip, dönüşümlü sallanıyorlar. Kimse kimseyi ittirip kaktırmıyor. Sonra zil çalıyor, koşturmadan, sakin sakin içeri yürüyorlar. Buraya geldiğimden beri sayıları ne azaldı ne arttı. Sarı, kıvırcık saçlı bir kadın öğretmenleri var. Bahçede başka da yetişkin görmedim. Öğretmenleri her gün aynı siyah mini eteği giyiyor. Hep birlikte yere çömüp tekerleme söylemedikleri sürece sesleri duyulmuyor. Salıncak sesi ve o tekerlemeleri lojmanın kurulduğu bu kurak, yüksek tepenin kendi sesi gibi.

Biz buradan gideriz, / Aklımız başka yerde, / Biz burada otururuz, / Aklımız başka yerde!”

Bu öğlen zilleri her zamankinden daha uzun çaldı. Hepsinin elinde şeffaf bir kutu var. Daha hareketliler. Galiba ilk kez yapacakları bir şeye hazırlanıyorlar ama öğretmenleri çocuklarla daha içeride anlaşmış, belli. Bahçeye çıkar çıkmaz sıra sıra diziliyorlar. Sağ kollarını birbirlerinin omuzlarına uzatıp, hiza belirliyorlar. Kimisi diğerine yavaş yavaş yanaşıyor, kimisi öğretmenini beklemekten sıkılıp, ileri geri koşturuyor. Öğretmen, okulun büyük mermer kapısından dışarı çıkıyor, merdivenlerden iniyor. Attığı her adımda ayakkabısının topuğu sağa doğru esniyor. Çocuklar, öğretmenlerini görünce kıpırdanmayı bırakıyor. Kadın, onlara bir şey söylüyor, çocuklar ellerindeki kutuları açıp, yere eğiliyorlar. Ağızları bir karış açık. Okul bahçesinin beton zeminine renkli tebeşirlerle dikey çizgiler çekiyorlar. Hayret, otuz yedi çocuk var. Belki de şimdiye kadar yanlış saydım.Uzaktan hepsi birbirine benziyor zaten. Bahçe şimdi düz başlayan ama gittikçe yamulan pembe, sarı, turuncu, beyaz, taba çizgilerle dolu. Öğretmenleri bağırıyor.

Koş! / Koştum! / Koştu! / Koştular!”

Çizdikleri sütunlara öğretmenlerinin haykırdığı fiil çekimlerini yazıyorlar. Bir okul bahçesine yazı yazıyorlar. Çivili kramponlarla koşmaları yasak olan bahçeye yazı yazıyorlar. Zarar vermeleri yasak olan bahçeye bir iz bırakıyorlar. Öğretmenleri “Yazın,” diyor çünkü. Birbirlerine yazdıklarını gösteriyorlar, bazıları sırf üstünü karalayabilmek için yanlış yazıyor, sonra kikirdiyor. Öğretmen, teker teker hepsinin başında duruyor, diplerine eğiliyor, ellerinden tebeşiri alıp, yere doğrularını yazıyor. Renkli tozlara bulanmış ellerini siyah eteğinin arkasında temizliyor. Eteğine çıkan sarımtırak iz, kadının ellerinden daha küçük.

Kaç! / Kaçtım! / Kaçtı! / Kaçtılar!”

Siyah saçları kazılı, kısa boylu, tıknaz bir çocuk, arkasını dönüp koşmaya başlıyor. Diğer çocuklar katıla katıla gülüyorlar. Öğretmeni peşinden gidiyor, omzundan yakalayıp, yerine oturtuyor. Herhalde söylediklerini yapması değil, yazması gerektiğini anlatıyor, çocuk kafasını sallıyor, yanındaki arkadaşından kopya çeke çeke bütün sütunu tamamlıyor. Yazdıklarına bakmak için öğretmenleri geriye birkaç adım atıyor, kafasını sağa döndürüyor, sola döndürüyor, daha yukarıdan görmek için parmak uçlarında yükseliyor, elini çenesine koyuyor, takdir edip etmemeyi düşünüyor, sonra ellerini çırpmaya başlıyor.

Şak! Şak! Şak! Şak! Şak!”

Çocuklar da alkışlara eşlik ediyor, neşeliler. Ama öğretmenleri, alkışı birden kesiyor, yere bir şey düşürmüş gibi hızlıca etrafına bakınmaya başlıyor.. Parmağıyla çocukları saymaya başlıyor. Sıranın en başında, lila kurdeleli, saçları iki yandan örülü kıza yaklaşıp bir şeyler soruyor. Sağ eliyle alnını kapatıyor. Bir terslik var. Bir oraya bir buraya koşturuyor. Çocuklar hep bir ağızdan bağırmaya başlıyorlar. En uzun olanı daha ne olduğunu bile anlamadan ağlamaya başlıyor.

Aliiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii! Aliiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii! Aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa-liiiiiiiiiiiiii!”

Düzenleri bozuldu. İki yıldır yarı açık storların arasından baktığım, dinlediğim çocukların düzeni bozuldu. Bir şey oluyor. Yanlarına koşup, yardım etmek istiyorum. Perdeyi kapatıyorum. Lojmanın koridoru sessiz. Terliklerimi ayağıma geçiriyorum, kapımı kilitlerken, lojmanın camları titriyor.

Takaka-takakakakakakakakaka-takakakakakakaak-takak-takak-taka-takakakakaka!”

Herhalde işsizlikten. Ya da meslekî deformasyon. Bir makete çok uzun süre bakınca, insanlar da olması gereken şeyin, aslî bir özün minyatür bir maketi gibi geliyor insana. Maketlere ruh üflenmiyor ama yıkılabiliyor. İnsanlara ruh üfleniyor mu bilmiyorum ama onlar da yıkılabiliyor. Odaya dönüyorum. Storun kolunu döndürüyorum, perde aralanıyor. Etraf toz duman. Okuldan gökyüzüne yükselen bulutlar, yerden birkaç metre yüksekte kucaklaşıp, özgürlüklerine kavuşuyor. Perspektifim genişliyor, duman dağılıyor. Öğretmen kadının beyaz gömleği artık beyaz değil. Okulun merdivenlerinde sarı bir peruk tek başına yatıyor. Yerdeki fiil çekimleri, parça parça okul önlükleriyle kaplı. Salıncaklar, boş boş sallanıyor.

Gırç, gırç, gırç, gırç, ciyk, gırç, gırç, gırç, gırç.”

Cam, çerçeve, kapılar; yerli yerinde olması gereken, yerli yerinde oldukları zaman farkına bile varılmayan ne varsa, bahçede öylece çocuklarla birlikte uzanıyor. Okulu çevreleyen siyah demirlerin yanından koşturan, makineli tüfekli birkaç adam görüyorum. Camı ardına kadar açıp, kafamı okulun arka duvarından tarafa çeviriyorum. Ana binanın arkasındaki boşlukta sinmiş bir çocuk, öylece sallanıyor. Otuz sekizinci çocuk. Ali. Pencereyi kapatıyorum. Karşıda belli belirsiz görünen tepede taşınabileceğim bir yer var mı yok mu hesap etmeye girişiyorum. “Ertafında bir okul olduğu sürece,” diyorum içimden. “Bir okul olduğu sürece, kalacak bir yer de bulurum kendime.”

Biz buradan gideriz, / Ruhumuz burada. / Biz buradan göçeriz, / Ruhumuz burada.” 

8 yorum:

  1. kıyamet sonrası gibi. yine çok sinematik. bayıldım. bi de çok güncel tabii. isimler türkçe olmasa, pek yersiz yurtsuz..

    YanıtlaSil
  2. bu adama(ki tanımıyorum,gözlerimle görmedim,sesini bile duymadım) imreniyor olmamın ilk nedeni hikaye yazıyor olabilmesi değil elbette lakin bu yüzden de imreniyorum :*

    YanıtlaSil
  3. Seni ilk defa okuyorum, adını 2013 için çekilen videoda gördüm kedin aşırı tatlı güldüm baya :)Böyle bir sonu olacağını beklemiyordum. Birden etkiledi nedense. Keşke yazmayı becerebilseydim.. Ben sadece çizebiliyorum :) Daha çok şey başarırsın umarım.

    YanıtlaSil
  4. Bir şey demem lazım, kovboysun falan ama seni şu an keşfettim, bayıldım. Yarın kitap alışverişi günüm, seninkini de alayım koşa koşa :)

    YanıtlaSil
  5. Pek anlamadım sanirim. Beğendim ama insan anlamayınca merak ediyor: O boşluğun yapılma nedeni neymiş? 38. çocuk (Ali) neden kayboluyor? Silahli adamlar kimler?

    YanıtlaSil