Bundan on, on beş yıl
önce yaptığım tüm okul maketlerinde, okulun arkasına küçük
bir de bahçe, bir aralık eklemeyi alışkanlık hâline
getirmiştim. Ben koymasam bile siparişi verenler zorla koydururdu.
“Mehmet Bey, spor binasının arkasına da ufak bir alan
yerleştirsek tamamdır. Ellerinize sağlık,” diyenlere, nedenini
hiç sormadım. Benim işimde affedilemez bir hata aslında. 82'de
maket yapmaya başladığımdan beri maketçilerin, bir yere ufacık
bir ağaç dahi kondursalar, o ağacın neden özellikle, tam da o
noktaya kondurulduğunu bilmek zorunda olduklarına inandırdım
kendimi. Saçmalık tabii. Kimsenin “Bu nasıl oluyor? Şu neden
böyle?” diye sormadığı bir şeyin üzerine düşünüp teori
üretmek, insanın dünyanın en mânâsız işini yaptığının da
bir göstergesi. İçin ne kadar boşsa, o kadar prensip üretiyorsun.
Bir o kadar da biat edilecek kural.
İki yıldır, doğru
dürüst iş gelmiyor. Sadece bana değil, kimseye. Bir ara büyük
mimarlık ofisleri kendi çalışanlarına süs havuzları
yaptırırken, önemli işleri bana paslarlardı. Serbest çalışmak
o dönemde iyiydi. Kallavî bir projenin maketi, sabah 08:30-17:30
çalışan birine emanet edilmek istenmezdi. Şimdilerde süs
havuzları yapılmıyor. Siteler de. Parklar da. Yapılsa da,
temelleri atılır atılmaz, hepsi bir gecede, göz açıp kapayınca
kadar yıkılmış oluyor. Okullara pek dokunulmadı. Câmilere ve
kiliselere de. Sinagoglardan haberim yok. 89-91 arası MikArt'ta
beraber çalıştığımız Can, karısını, çocuğunu çoluğunu
alıp Avustralya'ya taşındı. Onun da bir arkadaşı vardı. Sait.
Yüzü gözü sivilceli bir adamdı. İç Mimarlar Odası'nın bir
şeyiydi. O da İtalya'ya gitmiş. Biz de, burada kalanlar, tepelere
yerleştik. Şimdi kaldığım yer eskiden bir askerî lojmanmış.
Odamın kapısında 138 yazıyor. Kendime ait bir zilim yok. Koca
blokta on beş-yirmi kişi ya varız ya yokuz. Birbirimizi de
görmüyoruz. Galiba hiçbirimiz, dışarı çıkmak, bir şişe
şarap alıp, komşumuzun kapısını çalmak, işlerimizden,
aşklarımızdan, çocuklarımızdan bahsetmek için yeterli heyecanı
duymuyoruz. Ama onlar duyuyor. Üstelik zilleri de var.
Odamın ne büyük ne
küçük denebilecek iki penceresi var. İkisi de kahverengi, plastik
storlarla örtülü. Sadece soldaki pencere açılıyor. Ahşap
pervazında iki küçük oyuk var. Biri sigara söndürmüş.
Lojmanın yakınındaki tek hayat belirtisi de tepenin aşağısındaki
ilkokul.
“Gırç, gırç, gırç,
gırç, ciyk, gırç, gırç, gırç, gırç.”
Üstleri başları toz
içinde. Gerçekten ders yapıyorlar mı emin değilim. Gün ağarır
ağarmaz okulun bahçesindeki salıncaklara koşuyorlar. Tüm aile
terbiyesi almış çocuklar gibi sıraya girip, dönüşümlü
sallanıyorlar. Kimse kimseyi ittirip kaktırmıyor. Sonra zil
çalıyor, koşturmadan, sakin sakin içeri yürüyorlar. Buraya
geldiğimden beri sayıları ne azaldı ne arttı. Sarı, kıvırcık
saçlı bir kadın öğretmenleri var. Bahçede başka da yetişkin
görmedim. Öğretmenleri her gün aynı siyah mini eteği giyiyor.
Hep birlikte yere çömüp tekerleme söylemedikleri sürece sesleri
duyulmuyor. Salıncak sesi ve o tekerlemeleri lojmanın kurulduğu bu
kurak, yüksek tepenin kendi sesi gibi.
“Biz buradan gideriz, /
Aklımız başka yerde, / Biz burada otururuz, / Aklımız başka
yerde!”
Bu öğlen zilleri her
zamankinden daha uzun çaldı. Hepsinin elinde şeffaf bir kutu var.
Daha hareketliler. Galiba ilk kez yapacakları bir şeye
hazırlanıyorlar ama öğretmenleri çocuklarla daha içeride
anlaşmış, belli. Bahçeye çıkar çıkmaz sıra sıra
diziliyorlar. Sağ kollarını birbirlerinin omuzlarına uzatıp,
hiza belirliyorlar. Kimisi diğerine yavaş yavaş yanaşıyor,
kimisi öğretmenini beklemekten sıkılıp, ileri geri koşturuyor.
Öğretmen, okulun büyük mermer kapısından dışarı çıkıyor,
merdivenlerden iniyor. Attığı her adımda ayakkabısının topuğu
sağa doğru esniyor. Çocuklar, öğretmenlerini görünce
kıpırdanmayı bırakıyor. Kadın, onlara bir şey söylüyor,
çocuklar ellerindeki kutuları açıp, yere eğiliyorlar. Ağızları
bir karış açık. Okul bahçesinin beton zeminine renkli
tebeşirlerle dikey çizgiler çekiyorlar. Hayret, otuz yedi çocuk
var. Belki de şimdiye kadar yanlış saydım.Uzaktan hepsi birbirine
benziyor zaten. Bahçe şimdi düz başlayan ama gittikçe yamulan
pembe, sarı, turuncu, beyaz, taba çizgilerle dolu. Öğretmenleri
bağırıyor.
“Koş! / Koştum! /
Koştu! / Koştular!”
Çizdikleri sütunlara
öğretmenlerinin haykırdığı fiil çekimlerini yazıyorlar. Bir
okul bahçesine yazı yazıyorlar. Çivili kramponlarla koşmaları
yasak olan bahçeye yazı yazıyorlar. Zarar vermeleri yasak olan
bahçeye bir iz bırakıyorlar. Öğretmenleri “Yazın,” diyor
çünkü. Birbirlerine yazdıklarını gösteriyorlar, bazıları
sırf üstünü karalayabilmek için yanlış yazıyor, sonra
kikirdiyor. Öğretmen, teker teker hepsinin başında duruyor,
diplerine eğiliyor, ellerinden tebeşiri alıp, yere doğrularını
yazıyor. Renkli tozlara bulanmış ellerini siyah eteğinin
arkasında temizliyor. Eteğine çıkan sarımtırak iz, kadının
ellerinden daha küçük.
“Kaç! / Kaçtım! /
Kaçtı! / Kaçtılar!”
Siyah saçları kazılı,
kısa boylu, tıknaz bir çocuk, arkasını dönüp koşmaya
başlıyor. Diğer çocuklar katıla katıla gülüyorlar. Öğretmeni
peşinden gidiyor, omzundan yakalayıp, yerine oturtuyor. Herhalde
söylediklerini yapması değil, yazması gerektiğini anlatıyor,
çocuk kafasını sallıyor, yanındaki arkadaşından kopya çeke
çeke bütün sütunu tamamlıyor. Yazdıklarına bakmak için
öğretmenleri geriye birkaç adım atıyor, kafasını sağa
döndürüyor, sola döndürüyor, daha yukarıdan görmek için
parmak uçlarında yükseliyor, elini çenesine koyuyor, takdir edip
etmemeyi düşünüyor, sonra ellerini çırpmaya başlıyor.
“Şak! Şak! Şak! Şak!
Şak!”
Çocuklar da alkışlara
eşlik ediyor, neşeliler. Ama öğretmenleri, alkışı birden
kesiyor, yere bir şey düşürmüş gibi hızlıca etrafına
bakınmaya başlıyor.. Parmağıyla çocukları saymaya başlıyor.
Sıranın en başında, lila kurdeleli, saçları iki yandan örülü
kıza yaklaşıp bir şeyler soruyor. Sağ eliyle alnını kapatıyor.
Bir terslik var. Bir oraya bir buraya koşturuyor. Çocuklar hep bir
ağızdan bağırmaya başlıyorlar. En uzun olanı daha ne olduğunu
bile anlamadan ağlamaya başlıyor.
“Aliiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii!
Aliiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiii!
Aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa-liiiiiiiiiiiiii!”
Düzenleri bozuldu. İki
yıldır yarı açık storların arasından baktığım, dinlediğim
çocukların düzeni bozuldu. Bir şey oluyor. Yanlarına koşup,
yardım etmek istiyorum. Perdeyi kapatıyorum. Lojmanın koridoru
sessiz. Terliklerimi ayağıma geçiriyorum, kapımı kilitlerken,
lojmanın camları titriyor.
“Takaka-takakakakakakakakaka-takakakakakakaak-takak-takak-taka-takakakakaka!”
Herhalde işsizlikten. Ya
da meslekî deformasyon. Bir makete çok uzun süre bakınca,
insanlar da olması gereken şeyin, aslî bir özün minyatür bir
maketi gibi geliyor insana. Maketlere ruh üflenmiyor ama
yıkılabiliyor. İnsanlara ruh üfleniyor mu bilmiyorum ama onlar da
yıkılabiliyor. Odaya dönüyorum. Storun kolunu döndürüyorum,
perde aralanıyor. Etraf toz duman. Okuldan gökyüzüne yükselen
bulutlar, yerden birkaç metre yüksekte kucaklaşıp, özgürlüklerine
kavuşuyor. Perspektifim genişliyor, duman dağılıyor. Öğretmen
kadının beyaz gömleği artık beyaz değil. Okulun merdivenlerinde
sarı bir peruk tek başına yatıyor. Yerdeki fiil çekimleri, parça
parça okul önlükleriyle kaplı. Salıncaklar, boş boş
sallanıyor.
“Gırç, gırç, gırç,
gırç, ciyk, gırç, gırç, gırç, gırç.”
Cam, çerçeve, kapılar;
yerli yerinde olması gereken, yerli yerinde oldukları zaman farkına
bile varılmayan ne varsa, bahçede öylece çocuklarla birlikte
uzanıyor. Okulu çevreleyen siyah demirlerin yanından koşturan,
makineli tüfekli birkaç adam görüyorum. Camı ardına kadar açıp,
kafamı okulun arka duvarından tarafa çeviriyorum. Ana binanın
arkasındaki boşlukta sinmiş bir çocuk, öylece sallanıyor. Otuz
sekizinci çocuk. Ali. Pencereyi kapatıyorum. Karşıda belli
belirsiz görünen tepede taşınabileceğim bir yer var mı yok mu
hesap etmeye girişiyorum. “Ertafında bir okul olduğu sürece,”
diyorum içimden. “Bir okul olduğu sürece, kalacak bir yer de
bulurum kendime.”
“Biz buradan gideriz, /
Ruhumuz burada. / Biz buradan göçeriz, / Ruhumuz burada.”
kıyamet sonrası gibi. yine çok sinematik. bayıldım. bi de çok güncel tabii. isimler türkçe olmasa, pek yersiz yurtsuz..
YanıtlaSilTeşekkür ederim. :)
Silbu adama(ki tanımıyorum,gözlerimle görmedim,sesini bile duymadım) imreniyor olmamın ilk nedeni hikaye yazıyor olabilmesi değil elbette lakin bu yüzden de imreniyorum :*
YanıtlaSil:))
SilSeni ilk defa okuyorum, adını 2013 için çekilen videoda gördüm kedin aşırı tatlı güldüm baya :)Böyle bir sonu olacağını beklemiyordum. Birden etkiledi nedense. Keşke yazmayı becerebilseydim.. Ben sadece çizebiliyorum :) Daha çok şey başarırsın umarım.
YanıtlaSilÇok teşekkür ederim. :)
SilBir şey demem lazım, kovboysun falan ama seni şu an keşfettim, bayıldım. Yarın kitap alışverişi günüm, seninkini de alayım koşa koşa :)
YanıtlaSil